Halide Nusret Zorlutuna’nın Türk Kadını şiirinde Türk kadının politik-poetik temsili

Doç. Dr. Fatma Fulya Tepe*

Yakın okuma tekniği, 1920 ve 1930’larda Yeni Eleştiri Okulu’nun zamanında geliştirilmiştir ve genellikle daha geniş bir soru kapsamında bir yazı parçasının ayrıntılı analizini içerir (Smith, 2016: s. 58). Yakın okuma, “metnin organizasyonu, (…) kelime hazinesinin inceliği, anahtar detayları, argümanları ve çıkarılabilecek anlamları” da dahil olmak üzere “öğrencileri, metnin derin yapılarını incelemeye davet eden” bir teknik olarak tanımlanmıştır (Fisher & Frey, 2012: s. 179). Bazı araştırmacılara göre ise yakın okuma, “bir metinde üstü kapalı olarak bulunan önemli anlamları dikkatli bir şekilde ortaya çıkarmayı ve içselleştirmeyi içermektedir” (Paul & Elder, 2019: s. 9). Burada önce şiiri düz bir okumaya tabii tutup sonra yakın okumasına geçeceğim. Bu şekilde bir şiirin yakın okumasının ve özellikle de feminist yakın okumasının nasıl yapabileceğini örneklemek istiyorum. Önce şiir:

Türk Kadını

Çiçekler kadar zarif ve tertemiz su gibi,

Ruhunda iyilik tüter, bir gül kokusu gibi,

Kahramanlıktan yana efsaneleşmiş adı;

Tarih iyice tanır: TÜRK KADINI’dır adı.

Şiirin feminist yakından okunması

Şiirin başlığında, konuşmacı önce milliyet ekseni sonra cinsiyet eksenini birleştirerek bir karakter oluşturur. Şiirde anlatılan karakter, buna göre önce milliyetiyle, ikinci olarak cinsiyet aidiyetiyle özdeşleşmiştir. Yani burada özne, Türkiye’deki bir kadından çok bir Türk kadınıdır. Bu milliyetçiliği yansıtır. Buna rağmen şiirde konuşmacının önceliği, önce öznenin kadınsı niteliklerinde sonra da onun kahramanlığının politik niteliğindedir.

Şiir, hiyerarşik ikili zıtlıklarla Türk kadınını tarif ediyor. Önce Türk Kadınına doğadan çiçeğin zarafet özelliğini atfediyor ve yine doğadan suyun da temizlik ve saflık özelliğini Türk kadınına benzetiyor. Temizlik ve saflığın dinsel bir yönü de var; tertemiz burada günahtan uzak anlamına da geliyor. Bu durumda bu ilk iki mısranın altında Türk Kadını kaba ve pis, kirli, günahkâr olamaz önermesi yatıyor. Sonraki mısrada Türk kadının ruhunda iyilik özelliği bulunduğunu ön varsayım olarak kabul edip bir de bunu yine doğadan gül kokusuna benzetiyor. Yani diğer deyişle, konuşmacı sanki bu kadının kendi çıkarları ve dürtüleri olamaz demek istiyor gibi. O sadece çekici veya faydalı olabilecek çeşitli nitelikleri bünyesinde barındırır. Bu nedenle sadece gelişmiş bir süper egodan oluşmuş bir kadın gibidir bu kadın. Bunlar aynı zamanda pasif özellikler. Eylemlilik gerektirmeyen özellikler ve daha çok görsellik ve toplum merkezli özellikler. Ayrıca bir başkasının bakış açısından tanımlanmış özellikler. Yani burada Türk kadını daha çok görsel ve bir diğerinin açısından tanımlanan bir varlık. Kendi bakış açısıyla, eylemleriyle ya da amaçlarıyla tanımlanan bir varlık değil.

Demek ki Türk kadını doğadan gelen, doğanın bir parçası olan olumlu, pasif ve başkası merkezli özellikleri barındıran bir varlık. Yani şiirdeki konuşmacı doğayla (çiçek, su, gül) benzetmeler kullanarak hiyerarşik ikili karşıtlıklar üzerinden bir Türk kadını imgesi yaratıyor. Bu ikili hiyerarşik karşıtlıklar sıralanırsa: 

  1. Türklük ve yabancılık;
  2. Kadın ve erkek;
  3. Doğa ve kültür
  4. Zarafet ve kabalık
  5. Temizlik ve kirlilik
  6. Saflık ve günahkarlık
  7. İyilik ve kötülük
  8. Pasiflik ve aktiflik

Bu şekilde Türk kadınını olumlu özelliklerle, doğadan bitkilerin ve suyun olumlu özellikleriyle sterilize edip bir şekilde onun sadece bu şekliyle var olabileceğini ya da sadece bu şekliyle kabul edilebileceğini ima ediyor. Bu şekilde ortaya doğadan varlıkların olumlu özelliklerinden oluşturulmuş zararsız, pasif, itaatkâr ve kültürden ve toplumdan uzak, bir süs bitkisi niteliğinde doğadan bir parça bir Türk Kadını resmi çiziyor. Bu gerçekçi bir kadın imgesi değildir. Bu görüntü aynı zamanda garip bir şekilde çelişkilidir ve her ikisi de olan bir yaratığı tasvir eder. Bu kadın zararsız ve kahraman, hem pasif hem de “efsanevi”, hem boyun eğen hem de tarihsel olarak dikkat çekici ve hem doğanın çocuğu hem de toplumun sembolü. Başka bir deyişle, burada kadın, aklın ötesinde idealize edilmiştir. Buna rağmen bu özellikler kadının belli ki efsaneleşmesini sağlamıyor. Onun efsaneleştiren, bu özelliklerin üstüne gelen, erkeklere mahsus olarak bilinen kahramanlık özelliği. Kahramanlık tipik olarak gerektiğinde hem öldürmeye hem de öldürülmeye istekli olmayı içeren savaştaki cesaret gönderme yapar. Böyle bir niteliğin diğer niteliklerle nasıl kolayca bir arada bulunabileceğini anlamak güçtür.

Üstelik konuşmacı, burada Türk kadınını sadece erkekleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda geleneksel olarak yaşadığı özel alandan kamusal alana kahramanlık ekseninde hareket ettiriyor. Türk Kadınının adı toplum ve devlet için yaptığı kahramanlığıyla efsaneleşiyor. Bu şekilde kahramanlığıyla tarihe adını bırakıyor. Önceki zarif, saf, iyilik özellikleri bu yeni kahramanlık özelliğiyle zıt olarak düşünülmüyor. Hatta bunların birleşmesinin arzu edilir bir kombinasyon olduğu vurgulanıyor. Bu arada nasıl hem zarif, hem saf, hem iyi hem de kahraman olabilir bir kadın? Bu özelliklerin birbirleriyle çeliştiği açıktır kahramanlık eyleminin öldürme ya da öldürmeye yardım etme eylemi anlamına geldiğini düşünürsek.

Tarihte yer almak kahramanlıkla oluyor; savaşta kahramanlık yaparak yani düşmanı yok ederek ya da yok etmeye yardım ederek yani öldürme eyleminin bir parçası olarak, erkeklere ait olan öldürme eyleminin bir parçası olarak, erkek işi yaparak oluyor. Yani doğayla özdeşleşen kadınsı özellikleri ve bunun üstüne gelen ve bununla zıt olmayan, uyumlu olan, beraber düşünülebilecek olan savaşta kazandığı kahramansı erkeksi özelliklerinin birleşmesiyle Türk kadını tarihteki yerini almış. Sanki başka türlü tarihe yer alabilmesi, efsaneleşmesi, mümkün değil.

Ancak doğadan gelen zarafet, temizlik, iyilik özellikleri kahramanlık özelliğinden önce geliyor. Yani sanki o özellikleri kahramanlığını koşulluyor. Sanki o ilk özellikler olmasa kahramanlık olmayacak ve Türk kadını da tarihe de adını yazdıramayacak ve efsaneleşmeyecek. Dolayısıyla önceki özelliklerin yani zariflik, temizlik, saflık, iyilik önem kazanmasının da ancak efsaneleşmesiyle görünür hale gelmiş olabileceğini belirtmek gerekir.

Şiirin son mısrası “Tarih onu iyi bilir: TÜRK KADINI onun adı” dediğinde şiire biraz korkutucu bir ton gelir; sanki bu mısra ile gözdağı verilir tarihteki diğer aktörlere. Burada “TÜRK KADINI”, konuşmacının altını çizmek istediği için büyük harflerle yazılmıştır. O tüm Türk milletinin hayran olduğu, çok özel bir kadın türüdür. Aynı zamanda tüm düşmanları tarafından korkulacak biridir o. “Türk Kadını”nın büyük harfle yazılması aynı zamanda yekpare bir Türk Kadını kategorisi fikrini teşvik etmek, homojenleştirmek ve Türk kadınının niteliklerini basmakalıplaştırmak işine yarar. Bu şekilde Türk kadınlarını bu yukarda sayılan özelliklerle homojenleştirerek bir Türk Kadını kategorisi yaratıyor ve diğer tüm olası kadın özelliklerini dışarda bırakıyor. Belli ki bu Türk Kadını kategorisi aynı zamanda bir ideal de ve normatif gücü var.  


Referanslar

Fisher D., & Frey, N. (2012). Close reading in elementary schools. The Reading Teacher, 66(3), 179–188.

Paul, R., & Elder, L. (2019). How to read a paragraph: The art of close reading (2nd ed.). Rowman & Littlefield.

Smith, B. H. (2016). What was ‘close reading’? A century of method in literary studies. Minnesota Review, 87(1), 57–75.57–75.

 

Fatma Fulya Tepe kimdir?

Fatma Fulya Tepe, İstanbul Aydın Üniversitesi Sosyoloji alanında Doçenttir. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden Magna Cum Laude ile mezun oldu.

Doktorası aynı üniversitenin Sosyoloji bölümünden. Doktora tezinde temel bilimler ve mühendislik alanlarında çalışan İstanbullu kadın akademisyenlerin ev hayatındaki işbölümünü inceledi.

Doktorası sırasında İsveç, Hollanda ve Almanya’dan aldığı burslarla araştırma yaptı ve kadın çalışmaları alanında dersler takip etti.

Dr. Tepe ayrıca cinsiyet çalışmaları, sözlü tarih ve melezlik ile ilgili makaleler yayınladı. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (Tübitak) tarafından finanse edilen bir araştırma projesinde, 1966-1974 yılları arasında yayınlanan Türk Kadını dergisinin söylemini devlet feminizmi açısından inceledi.

2017 yılında Feminist Formations dergisinde bu araştırmadan yola çıkarak “Turkish Mother Citizens and Their Homefront Duties” başlıklı makalesi yayınlandı.

2022 yılında Emeritus Profesör Per Bauhn ile Journal of International Women’s Studies dergisinde “The Turkish Angel in the House: A Travelling Concept in the Housewife Poems of Ziya Gökalp and Halide Nusret Zorlutuna” başlıklı makalesini yayımladı.

“Çok Partili Dönemin Başında Mizah Dergilerinde Kadınların Temsili: Boşboğaz (1945) ve Bıldırcın (1947) Örnekleri” başlıklı projesi Ocak 2023’te Tübitak 1001 projesi olarak kabul edildi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir